Basimiz Sagolsun
Suna Pekuysal'i kaybettik. (22 Temmuz 2008) Tiyatro ve sinemada cok ozel insanlar var. Kendilerine ozgu, alanlarinda tek, kimseye benzemeyen, taklit edilen, benim, bizim yasamimizda etkileri olan insanlar. Adile Nasit gibi, Kemal Sunal gibi... Suna Pekuysal gibi... Bizim cocuklarimiz onlari gorme firsati bulamayacaklar ama izleyecekler, avuntum bu. Zaten ben de yillarca Lukus Hayat'i tiyatroda izlemek icin yanip tutustugum halde bu firsati bir turlu yaratamamis degil miyim. Ama onu gordum. Kac sene onceydi hatirlamiyorum, 8? 10? Bir tiyatro oyunu icin bekliyorduk. O da bekliyordu. Nasil heyecanlanmistim..
Biyografisini arastirdim. Hep ayni, duz metinle karsilastim. Surda okudu, surda oynadi, su odulleri aldi. Baktigim nerdeyse tum biyografilerde cumleler bile ayni. Sonra Okan Bayulgen'in Pudra Zamanin Tozu kitabinda Suna Pekuysal ile yaptigi bir soyleyisiyi buldum. O dumduz biyografi yerine Suna Pekuysal'in kendi cumlelerini tercih ettim.
( Bayulgen, Turkiye'nin onemli tiyatro sanatcilarinin fotograflarini cekmis ve bu fotograflar, Dogan Kitap tarafindan kitaplastirilmis. Almam gereken kitaplar listeme ekledim hemen bu kitabi.)
( Bayulgen, Turkiye'nin onemli tiyatro sanatcilarinin fotograflarini cekmis ve bu fotograflar, Dogan Kitap tarafindan kitaplastirilmis. Almam gereken kitaplar listeme ekledim hemen bu kitabi.)
Soylesiyi aldigim kaynak: Radikal
Tiyatrocuların günü algılayışları çoğunlukla hem gece hem de gündüz yaşadıkları için diğer insanlara göre biraz daha farklı mı olur? Bir tiyatrocunun gece hayatı fazla olmadığı için biz öyle çok yaşayamadık. Erken saatte, diyelim ki saat 10’da provaya girerdik, gece oyunumuzu oynardık; ertesi gün diğer piyesin provalarını yapmamız gerektiği için de fazla pek fazla gece hayatımız olamazdı. Biz onu daha çok tatil günlerinde kullanırdık. Çünkü kondisyonumuzun bir sporcu gibi çok düzenli olması gerekir; yemeğimiz, içmemiz, uykumuz son derece önemlidir. Çünkü sahne ayrı bir olay, bambaşka bir şey. Sahnede insan oyununu oynuyor, kendini kaptırıyor, kendinden çok şeyler veriyor, efor sarf ediyor, güç kullanıyor. Bunları korumak zorunda olduğumuz için ben hafta sonları gezerdim.
Peki mesleğin zorunlu kıldığı gece yaşantısı? Yani provalar için hiç uyumadan sabahlamalar? Hayır, böyle bir şey yok. Tabii prova yapılır sabaha kadar, genel provalarımız. Hele genel provalar mutlaka çok zorlu olur. Ertesi gün oyun oynanacak, resim çekmeye gelinir, biliyorsunuz oyunun resimleri asılır girişe. Onu yetiştirmek için yine sabaha karşı iki, üç, dört gibi gelindiği de olur. Ama yine de ben kendi hayatımda çok düzenli yaşadım. Geceyi gündüzü birbirine pek karıştırmadım.
Sahneye adım attıktan sonra zamanın farkında olur ve onu kontrol altında tutmaya çalışır mısınız? Bak, şu andaki, yani sahnenin dışındaki zaman bana zaten bir şey ifade etmiyor ki! Yok benim için öyle bir şey! Basit bir sözüm var: hani sanatçılar sahnede ölmeli derler ya, ben de buna katılırım, oyuncu oynarken ölmeli derim hep. İnşallah öyle olur dedim ama olamadı. İki senedir çalışamıyorum ben. Olmadı benim o hayalim. Çünkü benim her şeyim sahne idi. Her şeyim; ekmeğim, suyum, aşım, havam, her şeyim tiyatro. Herkes söyler ama ben bütün kalbimle isteyerek söylüyorum: sahnede ölmek istiyorum. O derece seviyorum. Fanatik hastasıyım işimin. Çok severek, saygı duyarak yaptığım tek iştir. Onun için söylediğin farkı ben tiyatroda yaşıyorum zaten. Bunun dışında yaşamım yok.
Tiyatronun hafızalarda yaşayabilen bir sanat olmasından dolayı mesleğinizi zamanın ezip geçen gücüne karşı nasıl müdafaa ettiniz? Hakkını vererek oynuyor ve oynarken de yaşıyorum. Meydan okuyorum zamana; işimi çok sevdiğim için, çok saygı duyduğum için. Ve şimdi şu halde, halen bir şeyler yapmaya çalışıyorsam yine işime duyduğum saygıdan ötürü, seyircime duyduğum saygıdan ötürü yapıyorum. Seversen ve ciddiye alırsan kalıcı kılıyorsun. Hani buz üstüne yazı yazmak derler ya, işte tiyatro öyle. Mesela sinema öyle değil, kalıcı. Ama tiyatro öyle değil; bitti. 90 oyun-100 oyun; bitti. Bir temsile çıktınız ve bitti. O anlar bir daha geri gelmeyecek diye üzülür müsünüz? İşte o felaket. Onu hiç söyleme bana. En az güldüğüm gün oyunun son günüdür. Sezon açılır, seviniriz; sezon biter, ağlarız. Ben ağlarım, bilemiyorum arkadaşlarımı. Çünkü bu oyun bu haliyle yok bir daha, olmayacak. Çünkü ben bir daha ‘Lüküs Hayat’taki Zeynep, ‘Keşanlı’daki Helacı Kadın, ‘Ahududu’daki Müşfike olamayacağım bu yüzden.
Bir daha aynı şeyin olamayacağını bilmek oyuncuya fazladan bir şevk veriyor mu acaba? Tabii tabii vermez olur mu? Tabii ki veriyor ama şöyle bir şey var: rahatlatıcıdır da aynı zamanda. Diğer oyunda tekrar varsan, onun hazırlığı var. O onu kapatıyor. Yeni oyunda Lady Macbeth’i, ya da Helacı Kadın’ı oynayacağım belki. Onun hazırlığı da ikinci bir sevinç kaynağı oluyor insana büyük heves veriyor.
Usta bir oyuncu olarak sahnede canlandırdığınız karakterleri özel hayatınıza taşırdığınız olur mu? Gerçekten de oyuncu olarak bir dolu hayatı yaşıyoruz. Mesela Helacı Kadın’ı oynuyorsun her gece, eve geldiğin zaman ne yapman lazım; Helacı Kadın orada kalacak, sen kendi hayatını yaşıyacaksın. Çocuğunun mamasını veriyorsun, okula yolluyorsun, kocana sabah kahvesini yapıyorsun, bir de kendi hayatını ekliyorsun üstüne. E ne olacak şimdi?
Yani ikisini birbirine karıştırmamak gerekir diyorsunuz... Gerekir elbet. Ama ben bunu başarabildim mi? Hayır! Elbiseyi asarım, kendi elbisemi giyer, çıkar eve gelirim değil mi? İyi işte, ben onu yapmadım! Bende onun tersi oldu. Ben elbiseyi çıkarıp asıyorum ama o kişiliği hayatımda da oynuyorum. Buyur buradan yak!
Canlandırdığınız tüm roller için geçerli miydi bu peki? Mesela ne oynuyorum ben; ‘Çatıdaki Çatlak’daki hizmetçi Fatma Kadın’ı oynuyorum. Eve gelen bir hizmetçi kadın... Ben o oyun bitene kadar hizmetçi kadınım. Ne pedikür yaptırırım, ne manikür, ne saç, ne boya, ne başka bir şey... Evde de yemeniyle geziyorum. Çünkü saçımı yaptırırsam olmaz. Neden? Çünkü o yemeniyi yapılı saça bağladığım zaman oyunumu oynayamıyorum. ‘Lüküs Hayat’ta yalnız Zeynep sürer kırmızı ojeyi. Ötekiler hep beyaz. Kırmızı oje ile geçti 13 senem. Beyaz ojeye hasret kaldım. Sen de bir kerelik sil şamatacı? Hayır, kırmızı! Bu oyun öyle. Kıvırcık saçla rahat oynarım diye perma yaptırmıştım; 13 sene permayla yaşadım. Böyle kaptırırım oyunuma. Ben böyleyim yani. Aslında oyuncuların çoğunluğu böyle olmalı diyorum ben ama, Yıldız Kenter hocaya bakarsak mesela, o “Lady Macbeth orada kalır, ben evde Yıldız’ım” der. O onu bırakır. Bende tersi olmuştur bunun. Ben bırakmadım, hep götürdüm hayatımda da rollerimi. Ama ben mutluyum hayatımdan. Oyunlar yaşlanmıyor. 2500 yıllık trajedi de, 100 yıllık komedi de sahneye konabiliyor.
Oyuncular da yaşlanmıyor. Ancak sizi izleyen seyirciler böyle değil. Önce kendilerine, sonra çocuklarına, hatta belki sonra torunlarına oynuyorsunuz. Onlar neden yaşlanıyor? Kısa bir cevabı var. Çünkü bizi işimiz ayakta tutuyor. Oyunculuk denilen bu iş beni ayakta tutuyor işte. Biz onun için hiç bir zaman ihtiyarlamayız.. Yaşlanabiliriz ama ihtiyarlamayız!
Pudra, oyuncu olarak sizin için ne anlam ifade eder? Teknik zorunluluktan başka yüzünüzü arkasına gizlediğiniz maske de olabilir mi? Hayır, hayır. Hiç ilgisi yok. Mümkün olsa ben makyajsız da çıkar oynarım. Ama şimdi rolün yüklediği bir mecburiyet vardır. Mesela eli açık kadınsa zaten makyaj yapmıyorsun. Dümdüz oynuyorsun; başında bir yemeni, ayağında takunya. Onun makyajı yok. Gereken oyunlarda makyaj yapılır. Çünkü sahnede çok ışık var. Projektörler, spotlar. Yandan, tepeden seni aydınlatır. Işıklar yüzdeki rengi aldığı için; yüzün çok soluk kalmaması için, çok ölü gibi olmaması için makyaj gerekli. Onun için yapılmıştır. O ışıklardan ötürü makyaj yapılmıştır. Bir de mesela Macbeth’in cadılarını oynuyorsun, ne yapabilirsin? Bir cadıyı getir gözünün önüne; saçlar acayip kabarık, yüzde acayip makyaj. O yüzden mecbursun o makyajı yapmaya. Anlatabiliyor muyum yani, oyundaki karakterlere göre değişir o olay. Yine de bana sorarsan makyajı o kadar sevmem ve hala makyaj yapmayı bilmem mesela. Bak kaydet bunu da: ben hala makyaj yapmasını bilmeyenlerdenim.
Geçen bunca zaman, ezberlediğiniz replikleri sizden tamamen alıp götürdü mü? Benim bir karşı komşum vardı. Oğlum Ali de ilkokula başlamamıştı galiba. Yeni de taşınmışız o binaya. Kadın beni görüyor, “Ali gelsene” diye çocuğa sesleniyorum. Ali’nin mamasını hazırlıyorum, balkonda çamaşır asıyorum. Kadın beni çaya çağırıyor. Ona çaya geçiyorum. O arada da Fakir Baykurt’un ‘Tırpan’ında oynuyorum, Uluguş Nine rolündeyim. Provaya gidip geliyorum. Bu karşı komşum böyle böyle provalara gidip geldiğimi biliyor. İlk geceye dedim, benim davetlim olarak geleceksin. Mutlaka bekliyorum! Kadın hakikaten de çiçeğini yaptırmış, ilk gece gelip oyunu izledi. Sonra bu kadın gitti evine, sabahleyin geldi. “Ben öleceğim” dedi. “Ben böyle şey görmedim. Sen ne zaman ezber yaptın, ne zaman çalıştın, provada mı yaptın? Ben seni hiç ezber yaparken görmedim ki? Konuşurken, çalışırken görmedim ki? Ben seni hep çamaşır asarken, yemek yaparken, ‘Ali yemeğini yedin mi, balığını yedin mi?’ diye bağırırken gördüm.” İşte böyleyim ben, sahnede çalışıyorum! Evde yapmam, okumam bile. Orada prova biter kaparım defteri, ertesi gün gene orada açarım. Mizansenle ezberliyorum. Evde oturup ezber yapamam; papağan ezberlemesi yok bende. Çünkü mizansenle aklımda kalıyor. Onu alırken, bu lafı ediyordum, şunu koyarken şu lafı ediyorum diyorum. Büyüklerimden öğreniyorum bunları. Birinden görmüşüm demek ki bunu bak, kapmışım. Onu kendime örnek edinmişim.




4 yorum:
allah gani gani rahmet eylesin...
çok güzeldi fulya abla eline sağlık
öznur
allah rahmet eylesin.
gercekten yeri doldurulamayacak bir sanatciydi.
bir kere olsun sahnede izleyememis olmak uzucu.
leyla
Suna Pekuysal benimde çok severek izlediğim gerçek bir sanatçıydı.Yüzümde hep bir gülümse bırakırdı,neşesi,enerjisi hiç bitmezdi..
Eşini (Ergun Köknar) çok erken yaşta kaybetmişti ve ben o zamanda tiyatrocu eşine çok üzülmüştüm...Mekanı cennet olsun..
Allah rahmet eylesin...
Nur içinde yatsın, iyilik melekleri hiç bir zaman onu yalnız bırakmasın...
Suna Pekuysal'ın gençlik halini hiç bir yerde görmemiştim. TV'de bile rastlamamıştım. Sayende görmüş oldum. Teşekkürler Fulyacım...
Post a Comment