8 Şubat 2010 Pazartesi

Bugun Kahveci'de Sait Faik'leyim..

Hep kotuyu yazmayalim. Bugunlerde iyiyim, biraz da bunu anlatayim. Bir sakinlik, bir pozitiflik geldi. Sanirim Polyanna bize yakinlarda bir yere seyahate geldi. Onun ruzgarinin etkileri bunlar. Oyle ya da boyle iyiyim, umutlarim var, kotu anlarimda soyledigim abuk subuk cumlelerim icin bile kendimi affediyorum. Kendimi seviyorum. Bunu ne zaman soylesem, iyi bir sey yaptiginda kendi yanagindan makas alan guzel arkadasim gelir aklima:)

Tam evden cikarken ablamin mektubu geldi. Iyi de oldu, evde olsam gece cocuklar yatana kadar beklemek zorunda kalacaktim okumak icin. Rahat rahat ustelik kahve esliginde bir guzel okudum. Su anda pide icinde doner olsaydi ya onumde :( Cok cekti canim...

Aklimin bir yerinde sectigim Turk Edebiyatcilarinin biyografileri var. Arastirmak fotograf, bilgi arastirmak, topladiklari derlemek, bir butun haline getirmek isterdim. Simdilerde elimde Sait Faik'i anlatan bir kitap var.

BİR MASA
Bize bir masa ayır Yankimu
Aleksandra´mla benim için
Bir masa.
Üstü çiçeksiz
Örtüsü gazeteden
Şarabı aşktan
Hem hülyadan.
Aleksandra´m mızıka çalsın
Siyaha çalar parmaklarıyla
Güftesi bayağı şarkılar
Adi havalar.
Meyhane acı zeytinyağı koksun
Sen hoşnut ol Yanakimu.

Dun kitapta Aleksandra ile askindan bahseden yaziyi okudum. Esmer, ufak tefek bir kadin. Sait Faik Aleksandra'yi denemek istemis. Arkadasi Sabahattin Kudret'e Aratmis onu ve bir yerde bulusmak icin davet ettirmis. Aleksandra kabul etmezse sevgisinin gercekligini anlayacakmis. Aleksandra kabul etmis...

Simdi de arkadasi Oktay Akbal'in Sait Faik ile ilgili bir yazisina rastladim:

" Sait Faik' le ilk defa tozlu bir okul kitaplığı rafında karşılaştım. Henüz orta okul sıralarındaydım. Her öğle vakti, bu köhne kitaplığa koşar, elime ne geçerse okurdum. «Semaver» i görür görmez elimi uzatıp aldım. Kim bilir belki de «Semaver» diye adı olan bir kitabın nasıl bir şey olabileceğini merak etmiştim. «Sait Faik» adını ilk defa görüyordum. İki yıl önce çıkmış bu kitabı oracıkta okumağa başladım. Daha önce okuduklarıma, sınıfta bize öğretilenlere hiç benzemeyen şeylerdi bunlar. Hiç bu kadar önemsiz, basit insanlar ve konular için hikâye yazılır mıydı? Bir ev içinin mutluluğunu temsil eden pirinç semaverin ananın ölümünden sonraki hazin hali insanın içine dokunur bir hüzünle yazılmıştı. Stelyanos Hirisopulos gemisinin batırılması. Küçük evlâtlık kızın kaybolan bohçası. Uzun yıllardan sonra şehre inen adamın izlenimleri. Hepsi kişinin içine işleyen, yepyeni, değişik, daha önce bir benzerini görmediğim, okumadığım şeylerdi. Belki alışılan anlamda hikâye değildi bunlar. Ama ne değeri vardı hikâye olup olmamasının. Çok üstün, çok değerli, kişiye yeni anlamlar katan bir şeyler vardı bu yazılarda.

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Sait'le tanıştım. Önceleri arkadaşlığımız kolay olmadı. Kimseye güveni yoktu, içine, kendi dünyasına kapalı bir insandı. Çevresindekilerle çok samimî görünmesine, onlarla içli dışlı konuşmasına rağmen, hepsinden uzaktaydı. O kırıcı, ağır sözleri, küfürleri sanki çevresinin kabalığına, sertliğine, zalimliğine karşı bir çeşit kabuktu. O küfürlü konuşmaları, kabaca davranışları bir savunma yerine geçiyordu. O bu savunmanın gerisinde yeryüzünün en duygulu, en düşünceli, en anlayışlı insanıydı. Ama böyle bilinmekten hoşlanmıyordu. Aşın duyarlığını saklamak, kendini hayatın gündelik akışına, en kaba, en anlamsız bir yaşayışa bırakmak istiyordu. Bunun da, sıkıntısını duyuyordu. Hikâyeleri, hayatın bu kaba yönlerinin insanı kendi kişiliğinden uzaklaştıran etkilerini açıklayan birer belgedir. Sait Faik' le konuşmak da zordu. Hele kendisinden daha genç olanlar için. Kimimiz onunla «onun gibi» konuşmak gerektiğini sanırdık. Karşılıklı küfürlü konuşmalara başlardık. Oysaki o bundan hiç hoşlanmazdı. Anlardım kırıldığını. Kimimiz terbiyeli davranmaya çalışırdık. Bu defa da o bu efendice hallere kızar, köpürürdü. Çok zordu Sait' le dostluk etmek. Hele dostu olmak, imkânsızdı. Sait'in elli yıl bile sürmeyen hayatında gerçekten dostu olduğunu söyleyebilen bir tek kişi çıkabilir mi? sanmıyorum.

Yaratılışı bakımından o çevresinde, hep aynı insanlar bulunsun istemezdi. Hattâ bazan sokak ortasında doğru dürüst konuşurken sizi bırakır, giderdi. Sait Faik' in dost yönü bazı günlerinde belirirdi. Bazı anlarında bir dostluk duygusu içinde yanardı. Bunlar kendini en güçlü veya en güçsüz duyduğu anlardı. O gün size rastlamışsa sizin dostunuzdu. Sokak sokak gezerdiniz, Gülhane Parkında aşklarını anlatırdı, Köprü' de çene çalardınız, Yüksekkaldırım’ ın arka sokaklarında birlikte dolaşırdınız, gölgeli bir kahvede sarı defterini açar, yeni yazdığı hikâyesini okurdu. Sait Faik' in bana böyle anlarından bir çoğunda rastladığını sanıyorum. 1945 den bu yana, yanı dokuz, on yıl Sait' le arkadaşlık ettim. Bir çok yönlerini, aşklarını, sanatının özelliklerini anlamak fırsatını buldum. Serüvenlerini kendi ağzından dinledim. Bir çok yeni hikâyelerini ilk defa okumasının tadını duydum. Sait' e ait anılarımın sayısı birdenbire hatırlanamayacak kadar çok. Bazı günler öğleden sonra beraber olurduk. Beyoğlu’ nda karşılaşırdık. Bir iki sinemaya girer, çıkardık. Saatlerce bir aşağı, bir yukarı dolaşırdık. Sonra bir sinema kapısı önünde, bir köşe başında bir gölge gibi yanımdan silinip gittiğini görürdüm.

Bir bahar günü Sait Faik ve Orhan Veli ile birlikte yaptığımız bir Boğaz gezintisini hatırlıyorum. O gün Beykoz’ a kadar gitmiştik. Vapurumuz küçücük bir şeydi. Üçümüz kenar sıralarda oturmuştuk. Bütün Anadolu iskelelerine uğrayanını aramış, ona binmiştik. Üsküdar’ dan Beykoz’ a kadar her iskelede Sait beni sınava çekmişti: «Şu iskeleyi anlatmak gerekse neresinden başlarsm?» Anadoluhisar iskelesinin yanında küçük bir kahve vardır. Onun önünde durmuştuk. «Haydi, dedi, madem ki, hikayecisin, şu kahvede ilk gözüne çarpan nedir, söyle bakalım?» Baktım üç, dört kişi oturmuş, kâğıt oynuyor, kahve içiyor, duvarda bir takım renkli basma resimler... İran Şahının, Atatürk’ le resmi falan. . Bu resimleri belirtirim, dedim. Kızdı birden, «Ulan, dedi, o kenarda tek başına oturan ihtiyar sakallı var ya? îşte asıl hikâye o be?» Gerçekten denize doğru bir küçük ihtiyar oturmuştu. Yalnız, sıkıntılı bir hali vardı. Vapuru da değil, denizi de değil, kahvenin önündeki o pis suları seyrediyordu. Sait, yol boyunca, hep o ihtiyardan söz açtı, durdu. Daha bunun gibi irili, ufaklı anılar kafamın içinde diriliyor. Ama en unutamayacağım anılar, onun yeni yazdığı hikâyeleri telâşla, sevinçle, endişeyle, okuduğu anlar... Sait' in bir çok hikâyelerini ilk defa kendi ağzından dinlemenin tadını duydum. Bu tadı hep saklayacağım. «Havuz Başı» ndan «Kâlinikhta» ya kadar...

Ölümünden önceki yıl içinde Sait hikâyede kuru gerçekçiliğin tatsız etkisinden usanmıştı.. Yetişen genç hikayecileri bir salgın halini alan «Lan» lı hikâye anlayışından kurtarmak, onlara yeni bir yol açmak istiyordu. Bu istekle, ötedenberi içinde itilişini duyduğu bazı karanlık izlenimleri ışığa çıkartmak için «Alemdağda Var bir Yılan» kitabında okuduğumuz o sürrealist denebilecek hikâyelerini yazdı. Bu çeşit hikâyelerin çevrede nasıl karşılanacağından endişe duyuyordu. Ben bunları çok beğenmiştim. Sait' in sanatında yeni bir çağın başladığını sezmiştim. Ama onu fazla övmeğe gelmezdi. Alay ediyorsun sanırdı. Sanatından bahsederken ölçülü, dikkatli olmak gerekti. Sonra, mart içinde bir gün Konak Otelinin arka masalarından birinde «Kalinikhta» yi okudu. «Nedir bu demişti, hikâye mi, şiir mi, deneme mi?» «Ne olursa olsun, önemli olan güzel olması» diye cevap verdiğimi hatırlıyorum. «Kalinikhta» güzel dünyamıza, her şeye rağmen vazgeçilmez hayatımıza, çevremizdeki insanlara büyük bir duygu ve hayâl adamının bir ayrılış bildirisi gibiydi. Büyük bir yazar, şarkılarını söylediği insanoğullarının yücesine çıkmış, yeryüzü üstünde parçalanmış, bütün insanlara dağılmıştı. «Benden de bir kalinikhta sana Panco» derken sanki hepimize son defa Allahaısmarladık der gibiydi.

Sait'i son olarak 1 Mayıs 1954 günü Maya'da açılan sergide gördüm. Telif hakkı olarak bir dergi sahibi yazılmadık bir hikâyesi için 50 lira vermişti. Çocuk gibi sevinçliydi. Hemen sokağa fırladık. Yüksekkaldırım’dan indik. Karaköy’ deki birahanede bana bira ısmarladı. Ertesi gün seçim vardı. «Git oyunu ver» dedim. Kaç gündür Adaya gitmemişti. Gideyim, dedi. Onu vapura kadar götürdüm. Çok defa onu Ada vapuruna götürmüştüm böyle. Akşam vaktiydi. Galiba yedi vapuruydu.

O, böyle vapurlarda çok gidip gelmişti. Bir hikâyesinde şöyle yazmamış mıydı? «Vapur, yarı yarıya boş, uzaklaşacak.. Kalkarken camlar titriyecek... Pervanenin her vuruşunu duyacağım. Uzaktan Anadolu yakasının köylerini, öteki pencerelerden Bozburunu, açık denizi, birbiri üstüne yığılmış lodos bulutlarını, seyredeceğim.Denizde dalgalar vardır. Zaman zaman çocukluğumun rüyalarındaki gibi bir yere düşecektir gemi.»

Onun yer üstündeki sayılı günlerinden birini yaşadığımızı nerden bilecektim? Uzun zaman onu sanki o Mayıs günü kalkan saat 7 vapuru aldı, bir daha geri getirmedi gibi geldi bana. Bindiği gemi çocukluğunun rüyalarındaki gibi bir yere düşmüştü sanki. Bütün camlar titremişti. O belki de kendi içinde, hayallerinin derinliğindeki bir dünyada hikâyelerini doya doya yaşamıştı. Sait'in bende kalan son anısı da işte böyle şiir, hayâl zenginliği, duygu taşkınlığı ile karışık... "

OKTAY AKBAL "Sair Dostlarim" adli kitabindan, Elif Yayinlari /Istanbul-1964)

Baska bir yazi:
Ulku Tamer'in 21 Agustos 2001 tarihinde Milliyet Gazetesinde yayinlanan bir yazisindan

"Sait Faik'i ilk görüşümü hatırlıyorum. Ölümünden bir yıl önce olmalı. Okulda bir edebiyat matinesi düzenlemiş, Sait Faik'i de çağırmıştık. O yıllarda inanılmaz ilgi görürdü bu matineler. Salonlar adam almazdı. Yazarlar neredeyse her hafta düzenlenen bu matinelerde şiirlerini, öykülerini okurlardı. Bir gün, "Yahu, Müzeyyen Senar'ı geçtik" diye yakınmıştı Behçet Necatigil.
Matinelerin gediklileri vardı. Bir de hiç katılmayanlar. Sait Faik katılmayanlardan biriydi. Ama nasıl olduysa, bizim okuldaki matineye gelmişti. "

Burgaz adasindaki evine gittik birkac kez. Fotograflarim yanimda degil ne yazik. Istanbul'dalar. Evi, evin etrafi, tam karsisindaki kilise, ortam o kadar hos ki. Zaten yasamak icin oyle guzel yer ki Burgaz. tercihli yalnizligimla orda kucuk bir evde yasayabilirdim omrumun sonuna kadar. Canim her cektiginde Istanbul'un gobegine gider kalabaligi icime cekerdim enfes bir kahve kokusuymuscasina. Sonra yalnizligima, tercihli yalnizligima donerdim. Yazmak icin, dusunmek icin...

Surem bitmis. Evime donmeliyim. Barnes&Noble ziyaretlerimin ikincisi sona ermistir. Saygilar